
Ermenistan’da halkın genetik tarihçesini çıkarmak için başlatılan proje krize dönüşmüş. Projenin Sorumlu Müdürü Prof. Levon Yepiskoposyan ‘Ya ataları Türk çıkarsa korkusuyla kimse, bize kan örneği vermek istemiyor” demiş…
Böyle yazdı gazeteler…
Eskilerde milletleri kafatası ve kan türüne göre ayırdetmek vardı. Rasist, yani ırkçı görüşe inananlar için bu işler önemliydi. Irkçılığı kabul etmeyen milliyetçilere kafatasçı demek ise bilgisizlikten kaynaklanır. Değilse ‘ayıp’ tır.
Şimdilerin modası ‘gen ve DNA’ temelinde milletleri tespit… Bu bilimler yeni olduğundan bu yeni ırkçıları kimse kınamıyor.
Sanırım milletleri ‘gen ve DNA’ya göre tespit etmek işinin de ‘kan ve kafatası’ kadar abes olduğu anlaşıldığında, bu işleri karıştıranlar da bu kadar cesur olamayacaklar.
Baştaki konuya dönelim…
Bugünkü Ermenistan’da ya da dışarıda yaşayan Ermenilerin önemli bir kısmının atalarının ‘Gregoryan Türkler’ olduğu bilinen bir konudur.
Doğu Anadolu’da ve Kafkaslarda yaşayan ve zamanla Gregoryan Mezhebine bağlanan daha çok Kıpçak Türkleri’nin bir kısmı Ermeniliğe bağlılık duymuş, Ermeni olmuş ve anadilleri sandıkları Ermeniceyi öğrenmişlerdir. Ana dillerini unutanlar da vardır; evlerinde bugün bile Türkçe konuşanlar da…
Elbette Müslüman olan kimi Ermeniler de bu yolla Türklüğe bağlılık duymuşlar ve Türk olmuşlardır… İçlerinde bugün de Ermenilik duygusu taşıyanlar da olabilir.
Yani bu işler karışık işlerdir. Millet gerçeğinin kendisi de karmaşık bir konudur. Bazen dil, bazen din, hatta mezhep, bazen ortak tarih bilinci, bazen ortak vatan, bazen ortak çıkar milletlerin oluşmasında birincil etken olmuşlardır. Yine de ‘dil’ ve ‘dilin taşıdığı kültür’ gerçeğinin önceliği vardır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘Türk Milleti’ tanımında din temel, dil hedef olarak alınmıştır. Osmanlı coğrafyasında kalan veya kopup gelen Müslümanlar, Türk sayılmış ve İstanbul Türkçesi’nde ortak bilinç alanı oluşması amaçlanmıştır. Cumhuriyet’in bu amacına çok büyük oranlarda ulaşılmıştır. Güneydoğu’daki durum daha çok dışarıdan desteklenerek oluşturulmuş bir düğümdür. Kürt halklarının büyük çoğunluğu Türk sözünü kullansa da kullanmasa da kendisini Türkiye Türklüğü’nün mensubu olarak görür.
Kürt adı altında toplanmaya çalışılan ama birbirleriyle ilgisi anadili Türkçe olanlarla ilgileri kadar olan Kırmanç ve Zaza topluluklarının önemli bir kısmının da ana dillerini yitirmiş Türkler olduğu bir gerçektir.
Kırmançların ve Zazaların çok eskilerden Türkçe konuşan ama Farsça’nın yoğun etkisiyle dilleri değişen Türkler oldukları iddiası sanıldığı kadar temelsiz değildir. ‘Kart-Kurt’ edebiyatını tersinden kullananlara ters gelse de…
Tarihin derinliklerinde ne olmuşsa olmuştur. Bugün için ayrı anlaşma dilleri olarak Kırmançca ve Zazaca’nın varlığı yok sayılamaz. Yok edilmesi de doğru olmaz. En doğrusu Türkiye halkının İstanbul Türkçesi denilen edebi dilde buluşmasıdır. Herkes için doğru ve yararlı olan budur.
Bu gerçekler dünya Türklüğü’nün her parçası için de geçerlidir. Onların da yeniden oluşmalarında kazandıkları ve kaybettikleri halklar vardır.
Dolayısıyla Ermenistan halkından ataları Türk olanların korkmalarına gerek yok. Ataları Türk olsa da onlar artık Ermeni… Atalarının mensup olduğu millete küçük bir sevgi duysalar ve ötekilere de bu sevgilerini ulaştırsalar kime ne zararı olurdu ki?
Diyorum ki millet bir ırk meselesi değil, bilinç meselesidir. Millet bir kültür ortamında birbirine bağlılık duyan insanların birikimidir. Bu köklü ortamın oluşmasında ortak dil ve dinin önemi bir gerçektir… Ana dili veya dini farklı olanlar bile o kültür ortamının içindedirler…
Ermeniler niye korktular?
Ermeni Sorunu, Gregoryan Türkleri, Namık Kemal Zeybek kategorisinde yayınlandı
Cengiz Çandar’ın anlamadığı yazı hakkında

Pazar günkü yazısında Cengiz Çandar benim bir yazımı yorumlamış… Yorumlasın, yorumlasın…
Yazımın başlığı: Ermeniler niye korktular? idi.
İşte yazı:
Ermenistan’da halkın genetik tarihçesini çıkarmak için başlatılan proje krize dönüşmüş. Projenin
Sorumlu Müdürü Prof. Levon Yepiskoposyan “Ya ataları Türk çıkarsa korkusuyla kimse, bize kan
örneği vermek istemiyor” demiş…
Böyle yazdı gazeteler…
Eskilerde milletleri kafatası ve kan türüne göre ayırdetmek vardı. Rasist yani ırkçı görüşe inananlar için bu işler önemliydi. Irkçılığı kabul etmeyen milliyetçilere kafatasçı demek ise bilgisizlikten kaynaklanır. Değilse ‘ayıp’tır.
Şimdilerin modası ‘gen ve DNA’ temelinde milletleri tespit… Bu bilimler yeni olduğundan bu yeni ırkçıları kimse kınamıyor.
Sanırım milletleri ‘gen ve DNA’ya göre tespit etmek işinin de ‘kan ve kafatası’ kadar abes olduğu anlaşıldığında, bu işleri karıştıranlar da bu kadar cesur olamayacaklar.
Baştaki konuya dönelim…
Bugünkü Ermenistan’da ya da dışarıda yaşayan Ermenilerin önemli bir kısmının atalarının ‘Gregoryan Türkler’ olduğu bilinen bir konudur.
Doğu Anadolu’da ve Kafkaslar’da yaşayan ve zamanla Gregoryan Mezhebi’ne bağlanan daha çok Kıpçak Türkleri’nin bir kısmı Ermeniliğe bağlılık duymuş, Ermeni olmuş ve anadilleri sandıkları Ermeniceyi öğrenmişlerdir. Ana dillerini unutanlar da vardır; evlerinde bugün bile Türkçe konuşanlar da…
Elbette Müslüman olan kimi Ermeniler de bu yolla Türklüğe bağlılık duymuşlar ve Türk olmuşlardır… İçlerinde bugün de Ermenilik duygusu taşıyanlar da olabilir.
Yani bu işler karışık işlerdir. Millet gerçeğinin kendisi de karmaşık bir konudur. Bazen dil, bazen din, hatta mezhep, bazen ortak tarih bilinci, bazen ortak vatan, bazen ortak çıkar milletlerin oluşmasında birincil etken olmuşlardır. Yine de ‘dil’ ve ‘dilin taşıdığı kültür’ gerçeğinin önceliği vardır.
Dolayısıyla Ermenistan halkından ataları Türk olanların korkmalarına gerek yok. Ataları Türk olsa da onlar artık Ermeni… Atalarının mensup olduğu millete küçük bir sevgi duysalar ve ötekilere de bu sevgilerini ulaştırsalar kime ne zararı olurdu ki?
Diyorum ki millet bir ırk meselesi değil, bilinç meselesidir. Millet bir kültür ortamında birbirine bağlılık duyan insanların birikimidir. Bu köklü ortamın oluşmasında ortak dil ve dinin önemi bir gerçektir… Ana dili veya dini farklı olanlar bile o kültür ortamının içindedirler…
Evet… Ben bunları yazmıştım…
Ve işte C.Ç.’nin bu yazıdan anladığı ve yazdıkları:
“Zeybek bugünkü Ermenistan’da ya da dışarıda yaşayan Ermenilerin önemli bir kısmının atalarının ‘Gregoryan Türkler’ olduğu bilinen bir konudur diyor. Bilmediğimiz bir şey daha çıktı. Meğerse Ermeniler ‘etnik köken’ itibarıyla ‘Gregoryan Türkler’miş. Gagavuzlar gibi bir şey olmalı.”
Demek ki ben Ermenilerin kökeni Türk’tür demişim öyle mi? Gerçekten öylemi anladınız C.Ç.? Yoksa öyle anlamak daha mı işinize geldi?
Sayın okuyucu, eğer siz de benim bu yazımdan C.Ç.’nin çıkardığı sonucu çıkardıysanız;
beni hiç okumayın…
Hayır ‘gerçeği anlayanlardanım’ diyorsanız gelecek yazımı mutlaka okumalısınız. Ermenilerin bir kısmının nasıl atalarının ‘Gregoryan Türk’ olanlar olduğunu bilimlik delilleriyle anlatacağım…
Cengiz Çandar, Gregoryan Türkleri, Namık Kemal Zeybek kategorisinde yayınlandı
Tokat Şehitlerimiz
ŞEHİT BABASI JANDARMAYA OĞLU GİBİ SARILDI
ŞEHİT CENAZELERİ MEMLEKETLERİNE BÖYLE UĞURLANDI
HAİN SALDIRININ OLDUĞU YERİN FOTOĞRAFLARI
İŞTE 7 ASKERİN ŞEHİT OLDUĞU O YER / WEB TV
http://webtv.hurriyet.com.tr/category.aspx?cid=2&vid=2251&bid=1
Tokat, Şehitlerimiz kategorisinde yayınlandı
Şehit babası: O karakolda görev yapacağım
TOKAT’ın Reşadiye ilçesi Sazak Köyü yakınlarında teröristlerin devriye görevi yapan jandarma ekiplerine kurduğu hain pusuda şehit düşen askerlerden Cengiz Sarıbaş’ın babası Muttalip Sarıbaş, “Yarın komutanımla konuşacağım. Oğlumun elbiselerini ve silahını bana versinler. Ben de o karakola gidip görev yapacağım. O şerefsizlerin yanına bırakmayacağım. Oğlum çok becerikliydi. Bilgisayarı iyi kullanır, elinden her iş gelirdi. Vatan sağolsun” dedi.
Anne Gülyaz Sarıbaş’ın ağlamaları da yürek yaktı.
Cengiz Sarıbaş’ın oturduğu Bahçelievler, Kocasinan’daki evlerinde gözyaşı dinmedi. Kocasinan’da bir sünger fabrikasında çalışan, bekar 20 yaşındaki Cengiz Sarıbaş’ın evleri taziye ziyaretine gelenlerle doldu taştı. Bahçelievler Belediyesi, ailenin taziyeleri kabul edebilmesi evin yakınına bir çadır kurdu ve gelenlere yiyecek-içecek ikramında bulundu. Kendisinin ve büyük oğlu Vural’ın da vatani görevini jandarma olarak yaptığını belirten İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden emekli işçi baba Muttalip Sarıbaş, kendilerini ziyarete gelen İl Jandarma Komutanlığı’ndan yetkililerin taziye ziyaretini kabulu sırasında, evin dışında gördüğü bir Jandarma erine sarılarak gözyaşı döktü. Erin de duygulandığı ve gözlerinden yaşlar aktığı görüldü.
Giresun’dan 1980′de İstanbul’a gelen acılı baba Muttalip Sarıbaş’ın ikisi erkek 5 çocuğu var. Şehit Er Cengiz Sarıbaş ailenin küçüğü. Usta birliği olan Reşadiye’ye geleli 22 gün olmuştu.
Bu arada Cengiz Sarıbaş’ın amcasının oğlu Murat Sarıbaş da haberi internetten dün saat 17.00 sıralarında öğrendiklerini belirterek, “Yeni askerdi. Tokat’ta askerliğini yaptığı için rahattık. Böyle bir şey olacağı aklımıza gelmiyordu. Başımız sağolsun. Çok üzgünüz” dedi.
Ailenin oturduğu tek katlı sokak ve çevresindeki binalara da küçüklü büyüklü yüzlerce Türk bayrağı asıldı. Dün akşam evin bulunduğu sokakta vatandaşlar terörü lanetledi. Şehidin anne ve babasını sakinleştirmek için yakınları gece boyu yanlarından ayrılmadı. Mahalleliler ise “Kahrolsun PKK” sloganları atarak binaya ve sokağa Türk bayrakları astılar. Aileye taziye ziyaretinde bulunan Bahçelievler Belediye Başkanı Osman Develioğlu, “Bu üzücü olayı kınıyoruz. Aileye taziyelerimizi ilettik” diye konuştu.
Tokat, Şehitlerimiz kategorisinde yayınlandı
Artık hepsi milletin evladı
Tokat’ta şehit düşen 7 askerden 3’ü dün toprağa verildi. Kemal Bide’nin cenaze töreninde konuşan Albay Celal Çürek, şehidin ailesine “Kemal sizin evladınızdı, şimdi tüm Türk ulusunun evladıdır” diye seslendi.
TOKAT’ın Reşadiye İlçesi’nde devriye görevi sırasında teröristlerin pususunda şehit düşen 7 asker için dün Tokat İl Jandarma Komutanlığı´nda askeri tören düzenlendi. Jandarma Uzman Çavuş Harun Arslanbay, Jandarma onbaşılar Fatih Yonca ve Cengiz Sarıbaş ile jandarma erler Onur Boztemir, Kemal Bide, Ferit Demir ve Yakup Mutlu için Tokat İl Jandarma Komutanlığı bahçesindeki törene protokol ve askeri erkan ile şehit yakınları dışında kimse alınmadı. Tokat İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Hüseyin Tosunlu´nun konuşmasının ardından dua edildi. İl Müftüsü Abdurrahman Koçak´ın okuduğu dua sonrasında omuzlara alınan cenazeler memleketlerine gönderildi.
84 günü kalmıştı
Şehit Jandarma Er Kemal Bide (21) için Ordu’nun Çayıralan Beldesi Merkez Cami önünde düzenlenen törende konuşan Ordu Jandarma Komutanı Jandarma Albay Celal Çürek, şehit ailesine başsağlığı dileyerek, “En değerli varlığınızı kaybetmenin derin üzüntüsünü sizlerle paylaşıyorum. Kemal sizin evladınızdı, şimdi tüm Türk Ulusunun evladıdır” dedi. Terhisine 84 gün kala şehit olan Bide’nin cenazesi kılınan namazın ardından Belalan Mahallesi’ndeki aile kabristanında toprağa verildi.
Ağıtlar Kürtçe
Şehit Er Yakup Mutlu, Muş’un Bulanık ilçesine bağlı Örenkent köyünde toprağa verildi. Törende Kürtçe konuşan baba Kazım Mutlu “Biz burada askeri, polisi suçlamıyoruz. Onların suçu yok. Vatan sağ olsun. Kanın durmasını istiyoruz. Bahçeli ve Baykal bu acıyı yaşamıyor. Çünkü askere giden çocukları yok. Bizim çocuklarımız şehit oluyor. Biz barış istiyoruz” dedi. Kürtçe ağıt yakan şehit Mutlu’nun nişanlısı Semra Yalçın’ı yakınları teskin etmeye çalıştı.
Gitti kınalı kuzum
Şehit jandarma er Onur Boztemir, Adıyaman’ın Tut İlçesi´ne bağlı Yaylımlı Köyü’nde, 3 bin kişinin katıldığı törende son yolculuğuna uğurlandı. Anne Ayşe Boztemir “Bana şehit olacağını söylemişti. Gitti kınalı kuzum. Ama onun yerine Soner’imi de göndereceğim” diye ağıt yaktı.
Keskin nişancıydı
Jandarma Uzman Çavuş Harun Arslanbay’ın babası Hamdi Arslanbay (65) “Oğlum keskin nişancıydı. Pusuya düşürülmüşler. Aksi takdirde oğlum onları tek tek avlardı” dedi. Harun Arslanbay’ın kız kardeşi Elif Arslanbay “Allahım ağabeyimi melek edip uçurdun. Bacısını da şehit bacısı yaptın. Yeğenim, ‘Babam gelecek beni öpecek’ derdi. Şimdi nasıl öpecek” diyerek ağıt yaktı. Arslanbay’ın cenazesi bugün Adana’nın Yumurtalık İlçesi’nde düzenlenecek törenin ardından köyünde toprağa verilecek.
Saçları hatıra kaldı
Tokat’ta şehit düşen Cengiz Sarıbaş’ın (20) askere gitmeden önce uzun olan sarı saçlarını kestiği ve “Bunlara bakınca beni hatırlarsınız. Benden size bir anı olsun” diyerek ailesine bıraktığı ortaya çıktı. Acılı anne Gülyaz Sarıbaş’ın Bahçelievler, Kocasinan´daki tek katlı gecekondusunda gece boyu oğlunun saçlarını okşayarak göz yaşı döktüğü bildirildi. Ağabey Vural Sarıbaş ise kardeşinin devriye görevine çıkmadığını, kendisi gibi Sivas’a hastaneye giden arkadaşlarıyla birlikte sivil bir minibüs içinde pusuya düşürüldüğünü öne sürdü. Sarıbaş bugün toprağa verilecek.
Er Fatih Yonca’nın cenazesi Hatay’ın İskenderun İlçesi Bekbele Beldesi’nde, Ferit Demir’in cenazesi ise Muş’un Malazgirt ilçesinde bugün toprağa verilecek.
Harun, Fatih, Cengiz, Onur, Kemal, Ferit, Yakup: Burada
EDİRNE’de Trakya Üniversitesi Balkan Yerleşkesi’nde ellerinde Türk bayrakları ve şehitlerin fotoğrafları bulunan öğrenciler bir dakikalık saygı duruşunda bulundu, İstiklal Marşı’nı söyledi. Fen Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bölümü 3’üncü sınıf öğrencisi Muhammed Sole, şehit askerlerin adlarını tek tek okudu. Bu sırada diğer öğrenciler hep bir ağızdan, ‘burada’ diye karşılık verdi. Tokat’taki tören için cenazelerin il jandarma komutanlığına getirilişi sırasında ellerinde Türk bayrakları olan 5 bin kişi, `Kahrolsun açılım’ sloganları attı. Özellikle genç kızlar ve kadınlar gözyaşlarını tutamadı. Vatandaşların alınmadığı törenin ardından cenazeler Jandarma Komutanlığı’nın önünde bekleyenlerin duaları ile memleketlerine uğurlandı.
Bizi bırakma
ŞEHİT annesi Dilber Bide (41) oğlunun Türk Bayrağına sarılı tabutuna sarılarak, “Oğlum beni niye bırakıp gittin. Ben seni bu yüzden mi gönderdim. Biz senin bayraklı tabutuna mı sarılacaktık” diyerek ağıt yakıp gözyaşı döktü.
Baba Cemal Bide soğukkanlılığını tören boyunca korurken kız kardeşi Özlem ise ağabeyinin tabutuna sarılarak,
“Bizi bırakıp gitme” diye ağladı. Şehit Cengiz Sarıbaş’ın İstanbul Kocasinan’da oturan babası
Mutallip Sarıbaş, evin önünde koruma görevi yapan bir askere sarılarak ağladı.
Tokat, Şehitlerimiz kategorisinde yayınlandı
AÇILIMIN SOSYOLOJİK BOYUTU VE TÜRKİYE’NİN BUGÜNKÜ DURUMU

Çözülüyoruz, dönüş olmazsa dağılırız…
“Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok insan hakları, daha çok küresellik; kötü niyetli siyasetin, menfaatlerin, bazen intikam hissinin bahaneleri, istismar kaynakları ve maskeleri olmuştur”
İktidarın sözde Kürt sorunu konusundaki açılımı, bir kaç aydır değişik yönleri ile tartışılıyor. Siyasiler projenin politik yönüne, ekonomistler ekonomik tarafına ilişkin görüş ve düşüncelerini aktarıyor. Ancak konunun sosyolojik boyutu hep ıskalanıyor. Biz de, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Emekli Din Sosyolojisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yümni Sezen ile bir söyleşi yaparak, konunun sosyolojik boyutunu masaya yatırdık….
Milliyetçi insanlar ne yazık ki yetersiz kalıyor
Son günlerde ülkemizde yaşananları bir “çözülme manzarası” olarak niteleyen Prof. Sezen, ülkenin genel fotoğrafını çıkarıyor. “Türkiye’de bugünkü durumun adı, sosyolojiye göre sosyal çözülmedir. Dönüş olmazsa dağılmayla sonuçlanır” ifadelerini kullanan Prof. Sezen, durumu şöyle özetliyor: “Etnik sürtüşmeler, mezhep hassasiyetlerinin tahriki, hırsızlık, yoksulluk, soygun, giyim-kuşamdan davranışlara kadar olanca rezillik ve kepazelikler, olabildiğine temayül çeşitlenmeleri, tepkiler, yıllardır süren ve gittikçe artan, Türkiye ve devletine başkaldırışlar, aşiret hortlamaları, hainlikler ve dış düşmanlarımızla iş birlikler, nemelazımcılığın had safhaya varışı; bunun adı düpedüz sosyal çözülme sürecidir ve bu çözülmenin ortasındayız. Bu arada kahramanca mücadele eden milliyetçi insanların ve kuruluşların gayretleri, arkada iktisadi, siyasi, medyatik büyük güçler olmadığı için ne yazık ki yetersiz kalıyor. Hiç şüphem yok ki, bunların adını milli tarih altın harflerle yazacaktır.” ’Sosyal çözülme sürecinde bütün müesseselerin, çoğu zaman farkına varmadan, alışa alışa, alıştıra alıştıra laçkalaşacağını’söyleyen Prof. Sezen, “Hukukun da bu laçkalaşmanın içine dahil olabileceğini” ileri sürüyor: Zaten birçok yerde hukuk fert-toplum dengesinde toplum aleyhine, suçsuz-suçlu aday dengesinde, suçsuz aleyhine bozulmuştur. Suçlu olma ihtimali olanlar, dürüst ve namuslu olanlara karşı daha çok korunur hale gelmiştir. Esasen hukukun tabiatında vahim bir hataya düşmemek için, ne olur ne olmaz diye, bir adli felakete yol açmamak için zanlıyı, dürüst ve namuslu insandan daha çok himaye etme gibi bir karakteri vardır. Normal olan bu durum, bugün olduğu gibi yerinde ve hukuka uygun kullanılmazsa laçkalığı arttırır. Bizde son zamanlarda suçlu icat etmeyi, zanlı üretmeyi de buna eklemelidir.
Demokrasi, intikam hissinin maskesi oldu
Kürt açılımı tartışmaları ile birlikte başlayan “Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok insan hakları, daha çok küresellik” gibi söylemlerin kötü niyetli siyasetin, menfaatlerin, intikam hissinin bahanesi olduğunu, istismar kaynakları ve maskesi olduğunu vurgulayan Prof. Sezen, bu duruma tepkisini ise şöyle dile getiriyor: “Bu istismarlar, hastalık haline gelmiş, laçkalığı arttırmış, suçluları ve bozguncuları korur hale getirmiştir. Daha çok özgürlüğün, daha çok demokrasinin sınırı yok ki. Bana açıkça düşmanlık eden, ülkemi ve milletimi bölmek istediğini açıkça ilan eden, her gün bunun mücadelesini yapan insanları halk seçiyor diye Meclis’e sokup, benden de alınan paralarla yüksek maaşlar ödemek demokrasi midir? Para ve mevki verip ’al beni öldür’demeye benzemiyor mu?”
Bu kadar hain, bir günde türemedi
Problem çok görünüyor ama baş problemimiz aydın problemidir
Prof. Dr. Yümmi Sezen, ülke manzarasını ortaya koyduktan sonra, “Çözülmenin önüne geçmek için neler yapılmalı” sorumuza ise oldukça çarpıcı ifadelerle karşılık veriyor. “Geç kalmış bir çırpınış olan ’Ne yapacağız, çözüm ne?’demeden önce, meseleyi iyi anlamalı, tahlili doğru yapılmalıyız” diyen Sezen şöyle devam ediyor:
İhanetin yanında cehalet de var
“Meseleyi anlamadan, bilmeden neyi çözeceksiniz? Bıçak kemiğe dayandı, tahlil, süreç müreç geçti. ’Hemen zorlayıcı tedbirler almak lazım’denebilir. Bunda haklılık payı da olabilir. Ama biz sağlam ve kalıcı yola bakmaya çalışacağız. İşin içinde iç ve dış hainlik, düşmanlık var, işbirlikçiler var, doğrudur. Ama unutmayalım ki bir cehalet de var.
Bir kısım aydın yabancılaşmıştır
Bu kadar hain ve işbirlikçi bir günde türemedi, sürece bakmak lazım. Osmanlı’daki aydın-halk ikilemini, yabancılaşmış aydın ve yerli aydın yaratılmasını, dalkavuk aydın, idealsiz aydın bolluğunu neden unutacakmışız? Problem çok görünüyor ama baş problemimiz aydın problemidir. Mustafa Kemal Atatürk, kendisiyle konuşan bir yabancı bayan gazeteciye sorar; ’Sizce tarih benim hakkımda ne yazacaktır?’Gazeteci hemen ” Büyük bir milli kahraman “ diye cevap verir. Atatürk, ’Bilemedin’der. ’Şöyle yazacaktır: Güzel şeyler yaptı ama etrafında dalkavuklar olmasaydı, daha iyi işler yapacaktı.’Cahil aydınların rolü Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalanların başında aydın problemi bulunuyor. Önemli bir kısım aydının bazısı ki – etkili ve yetkili olanları – cahil (evet, hem aydın hem cahil; okumuş cahil) olmuş, bir kısmı da yabancılaşmış, hatta hainleşmiştir. Bu aydınların önemli bir kısmı, bilindiği gibi yöneticidir, akademisyendir. Biz, devlet şöyle, devlet böyle derken, bu yönetici kesimleri kastederiz.”
Türklük üst kimlik değil, milli kimliktir
Milletle kavimmilletle ırk birbirine karıştırılırsa, işin içinden çıkamazsınız
Görüşmemizin bir çok yerinde sözde aydınların cehaletine vurgu yapan Prof.Dr. Yümni Sezen, en büyük cahilliğin ise “Türk” milli kimliği konusunda gösterildiğini ifade ediyor. Sezen, Türk vurgusuna “etnik bir” anlam kazandıranların yanlışını şöyle gözler önüne seriyor: Üzerinde durduğumuz konuda, cehaletin birinci basamağı ’millet’meselesindedir. Milletle kavim, milletle ümmet, milletle ırk birbirine karıştırılırsa, işin içinden çıkamazsınız. Türklük üst kimliğimiz değil, milli kimliğimizdir. Üst kimliğimiz Müslümanlıktır. Üst kimlik milli kimliğimizin içine geçmiştir ama aynı zamanda onun üstündedir, çünkü başka milli kimlikteki dindaşlarımızla bizi birleştirir. Millet varsa ve söz konusuysa milli kimlik vardır ve bu etnik kimliğin üstündedir, kuşatıcıdır, merkezidir. Sosyal ve kültürel çekirdekleri ihtiva eder. Ama yine de buna üst kimlik değil, milli kimlik deriz. Bu, siyasi ve hukuki alana da yansımıştır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı gibi. Ama bunun altında merkeziyeti, irade ve otoriteyi sağlayan, onu hak ettiren, kültür birliği vardır, tarih vardır, sosyal kader vadır.
Her etnik grup millet olamaz
Millet ve milliyet hakkında, milli kimlik hakkında günlerce konuşabilir ancak kimler millet olabilir, olmuştur, kimler millet olamaz, olamamıştır, bunun üzerinde durabiliriz. Bize gençlik yıllarımızda üniversite tahsili sırasında hocalarımız, üstatlarımız şunu öğretmişlerdir: Her etnik grup millet olamaz ve olmamıştır. Ancak bunların içinden bazıları, siyasetin baskısıyla, propaganda ve para gücüyle millet rolü oynayabilirler. Gerçek millet değillerdir ama millet rolü oynamaktadırlar. Dünyada 6 bin civarında etnik grup var. Bin tanesinin Hindistan’da olduğunu, bir müddet önce misafirimiz olan Hindistanlı bir profesörden öğrendim. Diğer toplumlarda da az veya çok etnik gruplar vardır. Ancak bir Hint kültürü, Hint kültür kimliği ve milleti vardır. Bir Türk milleti, Alman milleti, Arap milleti vb. mevcuttur.
Millet tarihte rüştünü ispatlar
Dünyada şu an olan imparatorlukları hariç tutarsak sosyal gruplar ayrışmaya değil, daima birleşmeye doğru giderler ve gitmişlerdirler. Bu süreçte egemen olan biri, diğerlerini kendi etrafında toplar ve kendi damgasını vurur. Bu tarihi bir kaderdir, tek tek irade ve arzularımıza tabi değildir. Bunu asimilasyonla da karıştırmamak gerekir. Öyle olsaydı bugün dünyada hala 6 bin etnik gruptan bahsedebilir miydik? Bir kavmin millet olabilmesi için tarihte devlet kurmuş, medeniyet oluşturmuş, rüştünü ispat etmiş, bilim, medeniyet ve insanlık seviyesinde bir şeyler katmış, her şeyi yazılı hale getirmiş olması gerekir. Türk milleti bunları fazlasıyla yerine getirmiş, bu süreci yaşamıştır. Türk milleti sayesinde çok sayıda kavim Müslüman oluştur.
Kırıp incitmeden..
Bunları dinleyen milliyetçi bir genç bana dedi ki: ’İyi de hocam, bunlar kitabi laflar, pratiği yok. Ben şimdi bir Kürt’e, Sen millet olamazsın, şartları taşımıyorsun nasıl derim.’Dedim ki: Onu rencide etmen gerekmez. Önce sen bu şuura sahip olmalısın, sen bunu bilmelisin. Bilmezsen şaşırır kalırsın, yalpalarsın.’Türk aydını, milliyetçilerin çoğu dahil bu şuura sahip değiller. Sahip olsalar kırıp incitmeden, hukuk çerçevesinde gereği yapılır. Senin bilgisizliğinden, senin şaşkınlığından, senin iyi niyetinden, tavırsızlığından ve duruşsuzluğundan fırsatçılar istifade ediyor, baskın çıkmaya çalışıyorlar.
YARIN:Azınlık ırkçılığı yapılıyor
Açılımın Sosyolojik Boyutu, Prof. Yümni SEZEN, Türkiye'nin Bugünkü Durumu kategorisinde yayınlandı
Sevr Dün yeniden yaşanıyor-5

Osmanlı çöküş sürecine girmişti
Osmanlı devletini yönetenler ve kimi eli kalem tutanlar, çöküş sürecine giren devleti ayakta tutmak için Osmanlılık ideolojisine sarılmışlardı
Bugün “Türk vatandaşlığı” yerine “Türkiyelilik” ya da “anayasal vatandaşlık” kavramının geçirilmesini isteyen ve bu kavramları bir “üst-kimlik” olarak ortaya atan çevrelerin bu girişimleri ile, XIX. yüzyıl boyunca ve XX. yüzyılın başlarında resmî ideolojisi olan “Osmanlılık” kavramı arasındaki koşutluk tartışmasız bir durumdur.
Çok etnik gruplu ve çok dinli bir devlet olan Osmanlı Devleti’ni yönetenler ve kimi eli kalem tutanlar, artık çöküş sürecine girmiş olan devleti ayakta tutmak amacı ile “Osmanlılık” ideolojisine sıkı sıkıya sarılmışlardı. Bu anlayışına göre; Osmanlı Devleti, çeşitli halklardan oluşmuştu ama, bunlar hep birlikte Osmanlı ulusunu oluşturuyorlardı. Osmanlı olarak çıkarları birdi. Hepsi, Osmanlı ulusunu oluşturan unsurlardı. Aralarında devlet açısından hiçbir fark yoktu. Başka bir deyişle, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Çerkesler, Boşnaklar, Araplar, Arnavutlar, Türkler vb. hep birlikte Osmanlı idiler. Böylece, “Osmanlı” kavramının “Türk” demek olmadığı vurgulanmış oluyor, bu nedenle de bu etnik grupların devletten kopmayacakları sanılıyordu. Ve eğer bir Türk ulusalcılığı ortaya atılırsa öteki halkların da ulusalcılık yapacakları düşünülüyor, bunun da devletin parçalanması ile sonuçlanacağı varsayılıyordu. Örneğin; İttihat Ve Terakki’nin önde gelenlerinden Tunalı Hilmi’ye göre, “Osmanlılık, Türklük demek değildir. Ne kimseye zarar verir ne de bir milliyete dokunur; böyle olunca, Osmanlı olmayacak kim bulunur?” (ENVER ZİYA KARAL: Osmanlı Tarihi; C. VIII, TTK yyn., Ankara, 1962, s.530).
Osmanlılık ideolojisini Türkler dışındaki halklar hiç bir zaman ciddiye almamışlardı
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları kitabında Osmanlılık için şöyle der:
“Bu milletin yakın zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: ’Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de millî bir ad isteme! Millî bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına sebep olursun’demişlerdi. Zavallı Türk vatanımı kaybederim korkusu ile ’Vallahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir içtimaî zümreye mensup değilim’demeğe mecbur edilmişti.” (3.basım, Varlık yyn., İstanbul, 1958, s.34).
Osmanlılık’ın ne anlama geldiğini, işgal sırasında Divan-ı Harb-ı Örfi’de Türkçülük yaptığı suçlaması ile yargılanan Ziya Gökalp’e mahkeme başkanının yönelttiği sorular, çok daha açık bir biçimde ortaya koyar:
“Bu anâsır-ı gayr-i müslimeyi [Müslüman olmayan unsurları] bazı gûna [değişik] hissiyata sürüklemez mi?”
“Osmanlılık birçok milletlerden teşekkül ettiği [oluştuğu] için onların beynindeki [arasındaki] rabıtayı takviye etmek icap eder. Yalnız içlerinden birini intihap edip de [seçip de] onların milliyetini meydana koymaya [yani, Türk ulusu üzerinde durmaya] say etmek [çalışmak] tabiîdir ki diğer anasırın [unsurların / halkların] hattâ Müslüman olan diğer unsurların [yani, Araplar, Kürtler gibilerinin] inkisâr-ı kalbini mucip olmaz mı? [kalplerini kırmaya neden olmaz mı?” (Yargılama tutanağı, CELAL BAYAR: Ben de Yazdım; 2.basım, İstanbul, 1967, C.II, s.440-443).
Türkler ancak ulusal bir devlet çatısı altında varlıklarını sürdürebilirlerdi
Oysa, Türkler dışındaki halklar Osmanlılık ideolojisini hiç de ciddiye almamışlardır, hatta alay konusu bile yapmışlardır. Kaldı ki, bu kavramı devletten kopmanın bir aracı olarak kullanmışlardır. Osmanlı Mebusan Meclisi’ndeki Rum mebuslardan Boşo Efendi’nin, “Benim Osmanlılığım Osmanlı Bankasının Osmanlılığı kadardır” sözü tarihe geçmiştir. Bilindiği gibi, Osmanlı Bankası bir Fransız bankası idi. Yine örneğin; Rum Patrikhanesi’nin Adliye Ve Mezahip [Mezhepler] Nezaretine gönderdiği bir yazıda açıkça, “Osmanlı milliyeti bir tabir-i lisanî [dilde bir deyiş] ise de hakikati halde gayrimevcuttur [gerçekte yoktur].” diyebilmiştir. (Tanin, 16 Şubat 1326).
Talat Paşa, anılarında Osmanlılık anlayışının sonucunu şu sözlerle belirtmiş bulunuyor:
“Bu prensibi temin maksadı ile Jön Türkler, Araplar, Yunanlılar, Arnavutlar, Türkler vesaire gibi yurttaki bütün milletleri birleştirmeyi başarabilecekleri zannediyorlardı. Fakat ihtilali [1908 devrimini] takip eden hadiseler maalesef bambaşka bir çehre gösterdi.” (Talat Paşanın Hatıraları; yayınlayan Hüseyin Cahit Yalçın, İstanbul, 1949, s.15).
Lozan’da Türkiye’den toprak isteyen Ermeni heyetinin başında Nuradukyan efendi vardı
Gerçekten de, Osmanlılık anlayışı devleti ayakta tutmak şöyle dursun, dağılmasında önemli bir etken olmuştur. Hele I.Dünya Savaşı sırasında “Osmanlı vatandaşı” Ermeniler’in, savaşın bitiminde işgal yıllarında “Osmanlı vatandaşı” Hıristiyanlar’ın başta Rumlar olmak üzere ihanetleri tarihin sayfalarına yazılmıştır. Türkler, ancak ulusal bir devlet çatısı altında varlıklarını sürdürebilirlerdi. Nitekim, öyle de olmuştur. Bugün ise, devletimizi yönetenler, tarihten hiç ders almamışçasına bir üst-kimlik anlayışını yeniden gündeme taşımış, Ne mutlu Türküm sözünden duydukları rahatsızlığı dile getirmiş, okullarda içilen anttaki “Türküm” sözcüğünün kaldırılmasını istemiş bulunuyorlar. Şu sözler ise, Recep Tayip Erdoğan’ın:
“Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. ’Türkiye Türklerindir’gibi tezler yanlıştır.” (METİN SEVER – CEM DİZDAR: 2.Cumhuriyet Tartışmaları; Başak yyn., Ankara, 1993, s.422).
Bu noktada anımsamak gerekir ki, Birinci Dünya Savaşı sırasında ordumuzu arkadan vuran ve Türk halkını katleden Ermeni çete reislerinden Pastırmacıyan ve Papazyan Osmanlı Mebusan Meclisi’nde mebus (milletvekili) idiler. Balkan Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin Hariciye Nazırı olan Gabriel Nuradunkyan Efendi ise, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında, Türkiye’den toprak isteyen Ermeni heyetinin başında İsmet Paşa’nın karşısına çıkacaktır. Onun içindir ki, Ziya Gökalp, Türk ulusalcılığının çarpıcı bir anlatımı olan ve Türk’ün vatanında “çarşısında dönen bütün sermaye” nin Türk’ün olmasının özlemini dile getirdiği şiirinde diyecektir ki:
Meb’usanı temiz, orda Boşoların yeri yok
Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın.
1876 Anayasası
Atatürk, 1876 Anayasasının geçici olarak düşmanlarımızı memnun etmek gayesi ile yazıldığını söylüyordu
“Osmanlı” üst-kimlik anlayışı, 1876 Anayasası’nda 8. ve 17. maddelerinde anayasal düzeyde anlatımını bulmuştur. Ayrıca, bu anayasa ile Osmanlı gayrımüslimlerine tanınan ayrıcalıklar da genişletilmiştir. Bu anayasa üzerinde ayrıca durmayacağım. Buna karşılık, Atatürk’ün bu anayasa için TBMM kürsüsünden 1 Aralık 1921’de söylediklerini, bugünlerde AKP’nin yeni bir anayasa yapmak istediğini de göz önüne alarak, burada anmakla yetiniyorum:
“Artık Avrupalılar bu Devlet-i Osmaniye’nin başlı başına kendisini idareye gayrı muktedir [iktidarsız / yeteneksiz] telâkki edilmesi lâzım geldiğini ve binaenaleyh taht-ı vesayete [vesayet altına] almak icap ettiğini kati bir surette beyan ettiler … . İşte o zaman, efendiler, bir paşanın taht-ı riyasetinde [başkanlığı altında] üçü Hıristiyan olmak üzere on altı memur, on ulema ve iki askerden mürekkep [oluşan] bir heyet Babıâli’de toplandı (Elindeki Kanun-u Esasî’yi [Anayasa’yı] irae ile [göstererek]) ve bu kitabı yazdı! Bu kitap milleti memnun etmek için milletin arzu ve âmal-ı hakikîyesi [gerçek emelleri] için müspet, maddî mâkes-i tecelli değildir [yani, bunları yansıtmamaktadır]. Efendiler bu kitap düşmanlarımızı muvakkaten [bir süre için / geçici olarak] olsun memnun etmek gayesini gözetmiş bir kitaptır … . bu kitabın mahiyetinin, millet ile, hâkimiyet ile, irade-i milliye ile hiç alâkası yoktur … . Efendiler, bu kitap, üstündeki unvan ile milleti senelerce aldatan ve aldattıkça girive-i izmihlâle [dağılıp çökme yoluna] sevk eden bir kitaptan başka bir şey değildir. (Paçavra sesleri) Bir paçavradır efendiler.” (Atatürk’ün Söylev Ve Demeçleri; C.I: TBMM’nde Ve CHP Kurultaylarında (1919-1938); Türk İnkılâp Enstitüsü yyn., İstanbul, 1945, s.200-202).
Çetin Yetkin, Mütareke Basını, Sözde Aydınlar, Sevr kategorisinde yayınlandı
Sevr Dün yeniden yaşanıyor-4

Tanzimat döneminde elçiler, yöneticilerle içli dışlıydılar;
Bakan atayıp, bakan azlediyorlardı
İngiliz Times gazetesi, Osmanlı hükümetlerinin ancak yabancıların mali çıkarlarını korudukları sürece iş başında kalabileceklerini yazabiliyordu.
Osmanlı Devleti’ni Sevr’götüren süreçte önemli bir gelişme de Avrupa devletlerinin, devletin içişlerine burunları sokmaları, elçilerin devleti yönetir duruma gelmeleridir.
Bir kere Tanzimat döneminde elçilerin Osmanlı yöneticileri ile nasıl içli dışlı olduklarına ilk önemli örnek, dönemin ünlü devlet adamı Mustafa Reşit Paşa’nın birkaç kez görevden alınıp yeniden göreve getirilmesidir. Paşa’nın 1841’de görevden alınmasında İngiliz elçisi Ponsonby’nin, 1846’da yeniden Hariciye Nazırlığı’na getirilmesinde de o tarihteki İngiliz elçisi Canning’in belirleyici olduğu bilinir. En iyisi, bu iş nasıl kotarılmış Canning’in kendisinden dinleyelim:
“Reşit Paşa’nın işbaşına getirilmesinin bu bakımdan çok hayırlı olacağına inanıyordum. 1845’te Balta Limanı’nındaki görüşmelerimizde sık sık buluşmayı kararlaştırmıştık. Gelgelelim açıkta bir devlet adamı Türkiye’de ayağını denk almayı bilmeliydi; yabancı bir diplomatla münasebeti şüpheye yol açacağından başka birinin evinde gizlice buluşuyorduk. Bu görüşmelerin sonucu olarak kabinede değişmeler yapıldı… .” (STANLEY LANE POOLE: Lord Stratford Canning’in Türkiye Anıları; 3.basım, TVY yyn., İstanbul, 1999, s.98).
Canning, 1845 yılı içinde eşine yazdığı bir mektupta da şöyle diyordu:
“Paris’ten ayrılmadan bu mektup eline geçecek olursa, Reşit Paşa’ya bir haber yollayıver! Onun için elimden geleni yapıyorum. Son değişikliklerden sonra dönmesi mümkün olacak galiba. Şimdilik ihtiyatlı davransın.” (aynı yerde, s.104).
Canning’in 9 Temmuz 1853’te de yine eşine yazdığı mektupta şu satırlar yer alacaktı:
“Osmanlı hükümeti apansız değişiverdi. Reşit’le, Sadrazam azledildi. O saat padişaha çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler.” (aynı yerde, s.104).
İngiliz elçisi, Reşit
Paşa ile, şüpheye yol
açmamak için gizlice
buluşuyordu
Aynı elçinin 15 Nisan 1854 tarihli mektubundan:
“… .iki paşanın cezalandırılmasında ısrar ettim, Vazifelerinden geri çağrıldılar, ceza da görecekler… .” (aynı yerde, s.166).
Günümüzdeki değişiklik, İngiltere’nin yerini Amerika’nın almış olmasıdır!… Ama bu arada DSP, MHP ve ANAP koalisyonunda AB’nin dayatmalarına karşı çıktıkları için MHP’li iki bakanın görevlerinden ayrılmak zorunda kaldığını da unutmamak gerekir…
Elçilik ve konsolosluk tercümanlarının hemen tümü ya Ermeni ya da Rum’du. Bunlar, Osmanlı vatandaşı olmalarına karşın diplomatik bağışıklıklardan yararlanıyorlardı ve hizmetinde oldukları elçilerinkine yakın bir etkinlik kazanarak efendileri gibi Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışır olmuşlardı. İş o kerte çığrından çıkmıştı ki, Ziya Paşa, 12 Temmuz 1869 günlü ve yurt dışında yayınlanan Hürriyet gazetesinde şöyle yazacaktı:
“… .bir tercümanın saray-ı hümayuna gidüp birkaç söz söylemesi ile bir sadrazamın azledildiği ve diğerinin bir ifadesi ile aherinin Hariciye Nezaretine tayin olunduğu defaat ile vukubuldu. Bir tercümanın Hariciye Nazırının yazı tepsisi üzerinden kalemi alup nazırın eline vererek istediği kelimeyi yazdığı … .nice kere görüldü.”
Tercümanı böyle yaparsa efendisi elçi ne yapmaz ki: “… .ve bir sefir sadrazamla görüşmek için Babıâli’ye gelerek sadarete [sadrazama] mahsus sandalyanın üzerine kurulup oturduğu ve sadrazam olan zat anın karşısındaki misafir sandalyasında ecnebi gibi büzülüp oturduğu… .” da yine “nice kere” görülecekti. (aynı yerde).
Ne var ki, Avrupa devletleri ve onların yerli işbirlikçileri bu kadarla yetinecek değillerdi. Bu nedenle de, Tanzimat adlı kitabında Engelhardt’ın belirttiğine göre; Rus elçisi Prens Garçakof, 1856 Fermanı’ndan 10 yıl sonra bu ferman için “on yıl önce verilmiş ve hâlâ ödenmemiş bir çek” demiş bulunuyor. (çev. Ayla Düz, Milliyet yyn., İstanbul, 1976, s.194). Üstelik, 29 Eylül 1869 günlü Times gazetesi, Osmanlı hükümetlerinin ancak yabancıların malî çıkarlarını korudukları sürece iş başında kalabileceklerini yazmakta hiçbir sakınca görmüyordu.
Tarih, işte böyle “tekerrür” eder.
1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması’nın uygulanması ve kötü yönetim, kaçınılmaz bir biçimde devletin Avrupa devletlerine borçlanması ile sonuçlanmıştır. Ancak, yine de 1854 yılına gelinceye değin bir dış borç yoktu. Kırım Savaşı’na denk gelen bu tarihten sonra ise dış borçlar çığ gibi büyüyecek; devlet, Abdülmecit döneminde 16.540.700, Abdülaziz döneminde de 97.708.820 olmak üzere toplam olarak 114.249.520 Osmanlı lirası borç altına sokulacaktır.
Böylece de, Osmanlı Devleti’nin toprakları üzerinde ve onun yanı başında ikinci bir devlet gibi ortaya çıkacak olan Düyûn-u Umumiye İdaresi’nin (Genel Borçlar İdaresi’nin) temelleri atılmış olacaktı. Bu kuruluş, alacağını tahsil etmek için devletin gelirlerine el koymuştu. İstanbul’daki genel merkez binası (bugünkü İstanbul Erkek Lisesi), başbakanlık binasından (bugünkü İstanbul valilik binası) daha büyük ve görkemliydi. Bu yolla devletin egemenlik hakkına da ortak olmuş bulunuyordu. Tütün üretiminden elde edilen devlet gelirine de el koyan Düyûn-u Umumiye, tütün kaçakçılığını önlemek için silahlı bir güç de oluşturacaktı.
Bugün Türkiye’nin dış borçlarının ne büyük boyutlara ulaştığını herkes biliyor. Bu açıdan bakılınca, devlete borç veren IMF ile Düyûn-u Umumiye İdaresi arasındaki benzerlik çok açıktır. Şu farkla ki, IMF, henüz devletin gelirlerine el koymamış, emrinde silahlı bir güç örgütlememiş bulunuyor!…
İş çevreleri
Bu dönemde varlık kazanan iş çevrelerine de kısaca değinmek gerekiyor. Ki bunların çoğu işgal yıllarında karşımıza işbirlikçi olarak çıkacaklardır!…
Prof.Dr.Mümtaz Soysal, bunların niteliğini özlü bir biçimde belirtmiş bulunuyor:
“Fermanların hiçbirinde herhangi bir yatırım bulunmamasına ve hepsinin Padişahla yöneticilerdeki iyi niyete bırakılmış olmasına karşın, gerideki asıl zorlayıcı gücün dış baskı olduğu besbelli. Artık Osmanlı İmparatorluğu iyiden iyiye yarı-sömürge durumuna kararlı bulunan batılı devletler, sömürmeleri için istedikleri iç düzeni ve elverişli ticaret ortamını yaratmaya çalışmakta, Batılı sermaye çevreleri, Osmanlı topraklarındaki yabancıların ve onlara bağlı yerli uzantıların güvenlikle iş görmelerini kolaylaştırmak için, en başta İngiltere’nin baskısıyla, çeşitli önlemlerin alınmasını istemektedirler. İlk bakışta birer ’ıslahat’önlemi gibi gözüken bütün bu adımların en önemli sonucu, çoğunlukla tatlısu Frenklerinden, Hıristiyan ya da Musevî azınlıklardan oluşan ve ’komprador’luk yanı ağır basan, yani dış sermayenin yerli işbirlikçisi durumunda olan bir burjuvazinin yaratılması olmuştur.” (Anayasanın Anlamı; 8.basım, Gerçek yyn., İstanbul, 1990, s.29).
Prof.Dr.Gülten Kazgan, çok yerinde olarak, Tanzimat’la başlayan dönem için “Birinci Küreselleşme” demektedir. (Tanzimat’tan XXI.Yüzyıla Türkiye Ekonomisi – Birinci Küreselleşmeden İkinci Küreselleşmeye; Altın Kitaplar yyn., İstanbul, 1999). Bugün küreselleşmenin ne anlama geldiğini artık yaşayarak öğrendik. O zaman, Tanzimat’la başlayan ilk küreselleşmenin de ne anlama gelmiş olduğunu kolayca kestirebiliriz.
1900’lü yıllara gelindiğinde sermayenin Osmanlı Devleti’ni oluşturan halklar arasındaki dağılımı yüzde olarak şöyle olmuştur: Türk 15, Rum 50, Ermeni 15, Yahudi 10, Yabancı uyruk 10 (TEVFİK ÇAVDAR: Osmanlıların Yarı-Sömürge Oluşu; Ant yyn., İstanbul, 1970, s.115). Öte yandan, Levantenler (Osmanlı ülkesine sürekli olarak yerleşmiş bulunan Avrupalılar) ve Osmanlı Hıristiyanları banka, sanayi ve ticaret kurumlarının %80’ine sahip bulunuyorlardı. (aynı yerde, s.110).
Bugün ise sanayi kuruluşlarımızı, büyük işletmelerimizi ve bankalarımızı yabancılara devredip duruyoruz.
Yabancılara toprak satışı
İngilizler, Babı-ali’ye
verdikleri bir projeyle
hazine mallarını satın
alma hakkı istiyorlardı
Açıkça görüldüğü üzere, Osmanlı Devleti yöneticilerinin Sevr Antlaşmasını imzalamakta bir sakınca görmemelerine olanak sağlayan gelişmelerin ve mandacı kafa yapısını ortaya çıkaran sürecin temeli, 1839’da atılmış, 1856’da daha da kök salmıştır. Ancak, olumsuzluklar bu kadar değildir. Tanzimat’ta gerçekleştirilen “reformlar” ın hemen hemen tümü emperyalist devletlerin istekleri ve çıkarları doğrultusunda yaşama geçirilmiştir. Bunlardan biri de, yabancılara toprak satışı ile ilgili olan düzenlemelerdir.
Örneğin; İngilizler’in 1860’da Babıâli’ye verdikleri bir projeye göre yabancılara yerli halk için söz konusu olan yükümlülüklere bağlı olmaksızın hazine mallarını satın alabilmeleri hakkı tanınması istenmiştir. (ENGELHARDT: s.109). Fransa da 1867 Şubatında hükümete verdiği bir nota ile vakıf sisteminin kaldırılması ve özel mülkiyetin geliştirilip yaygınlaştırılması bildirilmiştir. (aynı yerde, s.136). 12 Şubat 1856 günlü Times gazetesinde şu satırların yer almış olması döneme ayrıca ışık tutacaktır:
“Ecnebilerin arazi iştirası [satın alması] için mevcut bütün manilerin izalesi [kaldırılması] ve sağlam bir malî sistemle yollara ve limanlara yatırılan sermayenin temini için karşılık tesisi büyük neticelerini en seri elde ettiren siyasî faaliyetlerdir. Önümüzde zengin ve işlenmemiş bir memleket var, garp sanayi bunu elde edebilir.” (DONALD C. BLAISDELL: Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa Malî Kontrolü; çev. Hazım Atıf Kuyucak, İstanbul, 1940, s.45).
Bu ortamda Osmanlı Devleti 1858’de çıkardığı Arazi Kanunnâmesi ile toprak üzerindeki devlet mülkiyetini kaldırarak özel mülkiyeti getirecektir. Ancak, yine de yabancıların eskiden devlete ait olan topraklar üzerinde mülkiyeti tanımamıştı. Ne var ki, baskılar sonucu Kanunnâme’de yapılan değişiklikler sonucunda yabancılara bu hak da çok geçmeden tanınacaktır. Sonunda özellikle Ege bölgesinde geniş ve verimli tarım alanları yabancıların mülkiyetine geçecektir.
Cumhuriyet döneminde de yabancıların köylerde (kırsal kesimde) toprak satın almaları yasaktı. Ancak, Arazi Kanunnâmesi’nde sonradan yapılan değişiklikler gibi, AKP’nin yaptığı yasal değişikliklerle onlara bu hak tanınmış oldu.
Düzeltme
Dizi yazımızın dünkü bölümünde “Gümrük Birliği Antlaşması’nın Tansu Çiller’in Başbakan, Deniz Baykal’ın da Dışişleri Bakanı olduğu dönemde imzalandığını belirtmeden geçmeyelim” cümlesinde Deniz Baykal ismi sehven yazılmıştır. Cümleyi aşağıdaki gibi düzeltir özür dileriz: “Gümrük Birliği Antlaşması’nın Tansu Çiller’in Başbakan, Murat Karayalçın’ın da Dışişleri Bakanı olduğu dönemde imzalandığını belirtmeden geçmeyelim.”
Çetin Yetkin, Deniz Baykal, Gümrük Birliği Antlaşmas, Mütareke Basını, Murat Karayalçın, Sözde Aydınlar, Sevr, Tansu Çiller kategorisinde yayınlandı
Sevr Dün yeniden yaşanıyor-3

Tarihimizdeki ilk satılık memleket vesikası:
Balta Limanı Ticaret Antlaşması
Osmanlı yöneticileri imzaladıkları bu antlaşma ile, devletin başına Düyun-u Umumiye İdaresi gibi bir belayı musallat etmişlerdi…
Osmanlı Devleti, hangi süreçten geçerek yaşamını Sevr ile sonuçlandırdı? Bu soruya verilecek yanıt, ibret verici olduğu kadar, son çeyrek yüzyıldır Türkiye’de yaşananlara da ışık tutacaktır.
İki antlaşma
arasındaki benzerlik
1838 yılına gelinceye değin, Osmanlı Devleti’nin daha da sömürgeleştirilmesini engelleyen bazı kısıtlamalar vardı. Bunların başında da Osmanlı toprakları üzerinde yabancıların iç ticaret yapamamaları, ithal edilen malların iç pazarda satışının ancak Osmanlı vatandaşlarınca yapılması geliyordu. Bir başka engel ise, “yed-i vahit” denilen tekel yöntemiydi. Buna göre bazı malların üretim, alım-satım hakkı yerli tacirlere bir tekel olarak verilmekte ve bu doğal olarak en başta İngiliz çıkarlarını engellemekteydi. Ayrıca, İngiltere gümrük resimlerinden de yakınmaktaydı. İşte, İngiltere’nin isteği ve Mustafa Reşit Paşa’nın çabaları ile 16 Ağustos 1838’de bütün bu engelleri kaldıran ve gümrük resimlerinde indirimler yapan ya da bazılarını kaldıran Balta Limanı Ticaret Antlaşması önce İngiltere ile imzalanacak, arkasından buna öteki Avrupa devletleri de katılacaktı.
AB’ye gireceğiz diye imzaladığımız Gümrük Birliği Antlaşması ile bu antlaşma fazlasıyla benzerlik göstermektedir. (Bu konuda örneğin bkz. SEMİH KALKANOĞLU: “Osmanlı’da Ticaret Antlaşmaları Ve… Gümrük Birliği” ; Strateji, Eylül 1995). Sonuçları da hiç farklı olmayacaktır.
Bu antlaşma ile devlet ekonomik bağımsızlığını yitirmiş, devletin bağımsız dış ticaret politikası izlemesi olanağı ortadan kalkmış, sanayileşme engellenmiş, ticaret yabancı egemenliğine geçmiş, tarımsal üretim yabancı sanayi malları karşısında gerilemiş, işçi ve tüccar yoksullaşmış, hazine gelirleri azalmış ve dış borçlanmanın yolu açılmıştır. (Bkz.Prof.Dr.CİHAN DURA: “1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması Ve Çöküş” ; Gazete Müdafaa-i Hukuk, 2 Şubat 2001).
Antlaşma sonrası yaşanan bu gelişmeleri doğrudan gözlemlenerek Eugene Morel tarafından 1866 yılında yazılan Türkiye Ve Reformları adlı kitapta durum şöyle dile getirilmiş bulunuyor: “1838 Antlaşması’nın sonucu üretimi felce uğratmak, çiftçinin gelirini azaltmak, kısacası tarıma zarar vermek oldu.” (çev. S.Belli, Süreç yyn., İstanbul, 1984, s.115). Prof.Dr.Yusuf Kemal Tengirşek de, Osmanlı yöneticilerinin, “…. bu muahedenin neticede memleketin sanayiinin belini doğrultamaz hale getireceğini, devletin başına Düyûn-u Umûmîye idaresi gibi bir bela musallat edeceğini” sezememiş olduklarını belirtmektedir. ( “Haricî Ticaret Siyaseti” ; Yüzüncü Yıldönümü Nedeniyle Tanzimat-I, s.319). Prof.Dr.Niyazi Berkes’e göre ise bu antlaşma, “tarihimizdeki ilk satılık memleket vesikasıdır.” (Batıcılık, Ulusçuluk Ve Toplumsal Devrimler “; Yön, 5 Mart 1965).
Gümrük Birliği Antlaşması’nın Tansu Çiller’in Başbakan, Deniz Baykal’ın da Dışişleri Bakanı olduğu dönemde imzalandığını belirtmeden geçmeyelim.
1856 Islahat Fermanı
1853-1856 Kırım Savaşı bitiminde, başta İngiltere olmak üzere Osmanlı Devleti’nin bu savaştaki müttefiklerin isteği üzerine 1839’daki gayrimüslim Osmanlılar’a tanınan hakları pekiştiren ve dahası bunlara ayrıcalıklar ekleyen Islahat Fermanı ilan edilmiştir. Ferman’da:
“Devlet-i âliyyemizin şanına muvaffak [uygun] ve milel-i mütemeddine [uygar uluslar arasında] bihakkın [hakkı ile] haiz olduğu mevki-i âli ve mühime [yüksek ve önemli yere] lâyık olan hâlin kemale isâli [yetkinliğe / olgunluğa ulaştırılması] için şimdiye kadar vaz’ve tesisine muvaffak olduğum nizamat-ı cedide-i hayriyenin [hayırlı yeni düzenlemelerin] ez ser-i nev tekit ve tevali [yeni baştan iyileştirip pekiştirmek... .” için bu fermanın çıkarıldığı açıklanmakta ve hemen arkasından da, “... .müttefik-i hass-ı bahir-ül-ihlâsımız olan [parlak kurtuluşumuzda öz müttefikimiz olan] düvel-i mufahhamanın [ulu / büyük devletlerin] himmet ü muâvenet-i hayırhâhaneleri eseri olmak üzere [hizmet ve iyiliksever yardımlarının eseri / sonucu olmak üzere] Devlet-i âliyyemizin bu kere binâyetillâhî Taalâ haricen hukuk-ı seniyyesi bir kat daha teekküt eylediğine [dışta yüksek hukuku bir kat daha pekiştiğine göre]… .” ülke içinde de Osmanlı uyruklarının durumlarının daha da iyileştirileceği belirtilmekteydi.
1856 Fermanı’nın en dikkate değer yönü, Osmanlı Devleti’nin “Avrupalı sayılmak” isteğidir. Ferman’ın yukarıya alınan ilk bölümü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Artık, bir Avrupa devleti olmak, Osmanlı yöneticilerinin başta gelen bir amacıdır ve bunun için de her türlü ödünün verilmesinden kaçınılmayacaktır. Tıpkı bugünkü gibi…
İkinci bir yön de, Osmanlı Hıristiyanları’na ve bu arada Yahudileri’ne tanınan ayrıcalıklar ve toplum olarak örgütlenme hakkıdır. Bir kere, patrikler görevlerini ölünceye değin sürdüreceklerdir. Bundan böyle, patriklere, ruhban sınıfından olanlara ve “cemaat başıları” na devletçe aylık bağlanacaktır. Ayrıca, bu cemaatlere devletçe uygun bir gelir sağlanacaktır. En önemlisi ise, Ferman’da gayrimüslim cemaatlerin cemaat işlerinin yönetiminin ruhbanı ve halkı arasında seçilmiş temsilcilerden oluşan bir meclise bırakılmış olmasıdır. Bu hak ve ayrıcalık, Türkler’e tanınmış değildi. Bu, Türkler ile Osmanlı Hıristiyan ve Yahudileri arasında tam anlamıyla bir eşitsizlik demekti. Bu nedenle, Sadri Maksudî Arsal, Tanzimat fermanları karşısında Türkler’in ve Osmanlı’daki öteki halklarının durumlarını karşılaştırırken Türkler’in resmen ikinci sınıf insan durumuna indirildiğini belirtir. Şunu da ekleyeyim ki, Osmanlı gayrimüslimlerine tanınan bu ayrıcalıklar onların ulus olarak örgütlenmelerini ve bilinçlenmelerini sağlamış, buna karşılık Türkler’e bu olanak verilmemiştir. Prof.Dr.Bülent Tanör, bu fermanı Osmanlı gayrimüslimlerinin “kendilerinin ilan etmediği bir ’bağımsızlık bildirisi’” olarak nitelendirmektedir. (Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri; 9.basım, Yapı Kredi yyn., İstanbul, 2002, s.97).
Bugün kimi Kürt kökenli vatandaşlarımıza tanınan ayrıcalıklar ve henüz ne olduğunu bilmediğimiz “Kürt açılımı” da ola ki, bu vatandaşlarımızın kendilerinin değil, ama Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin onlar adına ilan ettikleri bir bağımsızlık bildirisinin hiç olmazsa ön hazırlığı mıdır acaba!?
Tanzimat’ın mimarı Mustafa Reşit Paşa’dır. Bakın o bile kendi eserinden yakınacak ve diyecektir ki:
“Hıristiyanlar bir şey yapmamış iken bu kadar imtiyazata [ayrıcalığa] nail oldukları halde ben bu Millet’ten ve Devlet-i âliyyenin bunca senelik vükâlasından [vekilinden / bakanından] bulunduğum halde efkârımı [fikirlerimi / düşüncelerimi] serbest söyleyecek kadar imtiyazım olmasın mı?” (AHMED CEVDET PAŞA: Tezakir; TTK yyn., Ankara, C.I, 1953, s.68).
Antlaşmayı önce İngiltere imzalayacak sonra da peşine öteki Avrupa
devletleri katılacaktı
Islahat Fermanı Türkler
ile Osmanlı Hıristiyan ve
Yahudileri arasında tam
bir eşitsizlik getiriyordu
Balta Limanı Ticaret Antlaşması, 1838 yılında Baltalimanı’nda Mustafa Reşit Paşa’nın XIX. yüzyılda yaptırmış olduğu ahşap yalısında imzalandı. Bu yalıda daha sonra, 1839, 1840 ve 1846 yıllarında İngiltere, Fransa, Rusya ve Belçika ile yapılan ikili ticari ve siyasi anlaşmalar imzalandı.
1839 Gülhane Hattı
Gülhane Hattı ile, gerçekte bundan sonra yapılacak tüm ıslahat, gayrimüslüm uyruklar için olacaktı.
Bilindiği gibi, Tanzimat adı verilen dönem 1839 Gülhane Hattı ile başlamıştır. Bu Hat’ta birtakım iyileştirilmeler yapılacağı bildirilmekte, ayrıca can ve mal güvenliği ile vicdan özgürlüğünün tanınacağı açıklanmaktadır. Müslüman olsun ya da olmasın bütün Osmanlı vatandaşlarının bu hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanacağı da öngörülmekteydi. Vergilerin yükümlülerin gelirlerine göre alınacağı, kanunsuz vergi toplanmayacağı açıklanmaktaydı. Tüm Osmanlı vatandaşları da ayırımsız olarak askerlik yapacaklardı.
Hatt’ın metni okunduğunda bunun kişi hak ve özgürlükleri açısından son derecede olumlu ve yerinde olduğu düşünülebilir. Ancak, bu Hat ile birlikte, bir kere bundan böyle yapılacak tüm ” Islahat “ın Türk halkı için değil, gayrimüslim uyruklar için olmasının temeli atılmış olmaktadır. İkincisi, Hat, Avrupa devletlerinin İstanbul’da bulunan elçileri çağrılarak onlara okunmuş, bildirilmiştir. O kadar ki, Hat’ta eski düzenin değiştiğine ve Osmanlı uyruklarına yeni haklar tanındığına yabancı devletlerin elçilerinin tanık olmaları gerektiği açıklanmış bulunmaktadır:
”… .düvel-i mütehabbe dahi [dost devletler de] bu usulün inşallah-ı Taalâ ilelebed bekasına şahid olmak üzere Dersaadetimizde mukim bilcümle süferaya [sefirlere / elçilere] dahi resmen bildirilsin.
Yabancı devlet elçilerinin devletin kendi vatandaşlarına tanıyacağı hak ve özgürlüklere tanık olmalanı istemek, devleti küçük düşürmek olması bir yana, devleti yabancı devletlerin ipoteği altına sokmak demekti.
Bugün iki de bir de AB devletlerinin elçilerine ziyafet verip de AB yolunda Türkiye’nin ne güzel ilerlediğini anlatmanın bundan bir farkı var mıdır?
Çetin Yetkin, Balta Limanı Ticaret Antlaşması, Mütareke Basını, Sözde Aydınlar, Sevr kategorisinde yayınlandı
Sevr Dün yeniden yaşanıyor-2

Amerika, bir Kürt ve bir de
Ermeni devleti planlıyordu
Sevr Antlaşması uygulanabilseydi, antlaşmanın başlıca hükümlerine göre Osmanlının elinde kalan topraklar üzerinde kurulacak Kürdistan ve Ermenistan’ın dışında, İzmir ve yöresi de Yunanistan’a verilecekti.
Bugün görüyoruz ki kendilerine her nedense “aydın” diyenler bağımsız ulusal devletlerin modasının geçtiğini, Türkiye’nin demokratikleşmesi için özellikle Avrupa Birliği’nin isteklerininin yerine getirilmesi gerektiğini yazıp çiziyorlar. Kimileri de açıkça Amerika’nın süper güç olduğu, ona karşı konulamayacağı, bu nedenle de onun dümen suyunda gidilmesi gerektiği görüşünde.
Avrupa Birliği’nin dayatmalarının ülkeyi ne duruma getirdiği ortada. Bu konuda ayrıca bir şey söylemeye gerek yok. Ne ki, Avrupa Birlikçilerinin düşleri bir gün gerçekleşecek ve bu arada AB de siyasal ve hukuksal örgütlenmesini tamamlayacak olsa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığının son bulacağını bir sır gibi saklıyorlar. Ama kimi zaman ister istemez bu gerçeği dile getirmek zorunda kaldıkları da oluyor. Örneğin; AKP’nin Ergun Özbudun başkanlığındaki kurula hazırlattığı Anayasa taslağının genel gerekçesinde “egemenlik yetkisi” için şöyle denilmektedir: “Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik statüsü elde etmesi halinde, Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu bazı yetkilerin Birliğin yetkili organ ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır.” Bu, şu demektir: AB Parlamentosu tam anlamıyla bir yasama meclisi niteliğini kazandığı, oluşacak federal bir AB’nin de başkenti Brüksel olduğunda, bu parlamentonun çıkardığı yasalar, Türkiye’de doğrudan uygulanacak, Brüksel’deki iktidarın buyrukları ülkemizde geçerli olacaktır. Türkiye’nin bu parlamentoda nüfusu oranında temsil edilmesi de hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Çünkü, Türk temsilciler her durumda Hıristiyan büyük çoğunluk karşısında azınlıkta kalacaklardır. Bunun adı, Türkiye’nin Avrupa’nın vesayeti, emir ve komutası altına sokulmasıdır. Daha açık bir deyişle, manda yönetiminden başka bir şey değildir, hatta ondan daha da ileridir.
Halide Edip Adıvar’ın Sivas Kongresi’ne Mustafa Kemal Paşa’ya yolladığı ve Nutuk’da yer verilen telgraftan okuyacağımız şu satırlar mandacı kafanın o günden bugüne özünde pek de değişmediğini kanıtlayacaktır:
“… .. lâzım gelen para, ihtisas ve kudrete malik değiliz… .. Tarafgirlik, cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir netice veren yeni bir hayat yaratamıyoruz…
… .Filipin gibi vahşi bir memleketi bugün kendi kendini idareye kadir asrî bir makine haline koyan Amerika, bu hususta çok işimize geliyor… .
… .Kendimizi Amerika’ya müracaata mecbur görüyoruz… .
… .Sergüzeşt ve cidal [kavga] devri artık geçmiştir… .”
Bu sözler Amerikan mandası yandaşlarının görüşüydü. Bir de İngiliz mandasını isteyenler vardı. Refii Cevat bunlardan biriydi ve o da örneğin şöyle diyordu:
“Hasta vücudumuzu iyileştirecek olan doktor, Anglo-Sakson ırkıdır, İngiltere’dir.” (“Kimi İstiyoruz?” ; Alemdar, 19 Mayıs 1919). “Türkler’in kendi güçleri ile adam olmalarına imkan yok, yatağımıza serilmeden önce bir kere daha ellerimizi İngiltere’ye uzatalım.” ( “İngiltere’yi İstiyoruz” ; Alemdar, 21 Mayıs 1919).
Atatürk, Nutuk’da mandacıları şu sözlerle niteler:
“Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak istiklâl-i tamme [tam bağımsızlığa] malikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyet-i mütemeddine [uygar insanlık] muvacehesinde [karşısında] uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kesb-i liyakat edemez [hak kazanamaz.]”
Ne acıdır ki bugün de yabancılara uşaklık edenler var.

Halide Edip Adıvar, Sivas Kongresi’ne Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği telgrafta, “…. Kendimizi, Amerika’ya müracaata mecbur görüyoruz…”
diyerek Amerikan mandası yandaşlarının görüşünü ifade ediyordu. (Resim; Kuva-yı Milliye Atilla Oral -Jotun- kitabından alınmıştır.)
Yeni bir Sevr’e doğru
Sevr Antlaşması uygulanabilseydi, antlaşmanın başlıca hükümlerine göre, Osmanlı Devleti’nin elinde kalan topraklar üzerinde Kürdistan ve Ermenistan devletleri kurulacak, İzmir ve yöresi Yunanistan’a verilecekti. Ayrıca, Osmanlı Devleti’ne bırakılan toprak üzerinde de İngiltere, Fransa ve İtalya’ya nüfuz bölgeleri tanınıyordu. İstanbul uluslararası açık kent olacak, Boğazlar kendi bütçesi, yönetimi ve silahlı gücü olan bir komisyon tarafından yönetilecekti. Azınlıklara ayrıcalıklar tanınacak, askerlik yapmayacaklardı. İsterlerse Osmanlı vatandaşlığından çıkabilecekler ama yine bulundukları yerlerde yaşayabileceklerdi. Ordu, en fazla 50.700 kişi olacak, ağır silahları, uçak ve denizaltısı olmayacaktı. Donanma ise 13 küçük gemiden oluşacaktı. Fransız, İtalyan ve İngilizler’den oluşan bir malî komisyon devletin gelir ve giderlerini denetleyecek ve düzenleyecekti.
Bilindiği üzere, TBMM bu antlaşmayı imzalayanları ve onaylayanları 19 Ağustos 1919’da “vatan haini” ilan ederek, antlaşmayı tanımadığını belirtecektir.
Bugüne gelelim.
Bir kere bir Kürdistan devle
Yeni yeni azınlıklar
yaratılmakta ve bunlara
ayrıcalıklar tanınması
istenmektedir
inin kurulma süreci başlamış bulunmaktadır.
Çıkarılan kimi yasalarla neredeyse Türkiye’nin tümü bir bakıma Avrupa Birliği’nin nüfuz bölgesi durumuna gelmek üzeredir.
Yeni yeni azınlıklar yaratılmakta ve bunlara ayrıcalıklar tanınması istenmektedir.
TSK’nın mevcudunun azaltılması gündeme getirilmiştir.
Devletin gelir ve giderleri IMF’nin denetimi altındadır.
Açıkçası, Sevr’in kapısı bir kez daha aralanmıştır!…
Ne var ki, AB’nin bazı dayatmaları, Sevr’de yer almayan yeni yapılanmaları da gündeme getirmiş bulunuyor.
Kültür emperyalizmi
Kültür emperyalizmi,
emperyalistlerin kaba
kuvvetten de öte en
güçlü silahlarıdır
Amerikan ya da İngiliz mandasını isteyenler, bunu sağlamak için Amerika’ya başvuranlar, bir gerçeği ya görememişlerdi ya da gördükleri halde gizlemişlerdi. Oysa, bu gerçek çok açıktı: En başta Amerika, Anadolu’da bir Kürt ve bir de Ermeni devleti kurulmasını planlamış bulunuyordu. O zaman nasıl oluyordu da, kurulması planlanan bu kukla devletlerin harita üzerinde yerleri ve sınırları da açıkça gösterilmiş iken Amerika kurtarıcı olarak görülebiliyordu? Bu soruya yanıt vermeden önce bugün Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın aynı doğrultuda çizip dağıttıkları haritaları, buna karşın düzlüğe çıkmayı yine Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın isteklerine boyun eğmede gösterenleri anımsamak gerekir!
Sorunun bir yanıtı, “kültür emperyalizmi” dir. Bir başka yanıtı ise, “hıyanet” tir. Hainler üzerinde durmaya değmez. Buna karşılık, Türk ulusunu Tanzimat’tan başlayarak Atatürk’e kadar hedefine alan kültür emperyalizmi, uzunca bir süredir yine etkisini yoğunlaştırmıştır.
Kültür emperyalizmi, emperyalistlerin kaba kuvvetten de öte en güçlü silahlarıdır. Amacı, hedef ülkelerin insanlarını kendiliğinden emperyalizmin çıkarlarına hizmet eder duruma getirmektir. Kültür emperyalizmi, Batılılar’ın yenilmezliği ve üstünlüğü düşüncesini, üstün Avrupalı karşısında aşağılık duygusunu, ulusun kendine özgü değerlerinin anlamsızlığını, Batılılar’a benzeme isteğini, onların her zaman haklı olduğu kanısını v.b. insanlara aşılamaktır. Hedef ülkenin dili ve dini yozlaştırılır, tarihine yabancılaştırılır, etnik yapılar ön plana çıkarılır. Bunun da yolu, açtıkları okullar, kültür merkezleri, misyonerlik faaliyetleri, öğrencileri kendi ülkelerinde eğitmek, okullarda ve üniversitelerde yabancı dilde eğitim yapmak ve emperyalistlerin bakış açısını kökleştirmek, her türlü kitle iletişim aracını kullanmaktan geçer. Günümüzde bunların tümünü yeniden yaşıyoruz.
Tanzimat’tan başlayarak Osmanlı Devleti, tıpkı bugünkü gibi, kültür emperyalizminin uygulama alanı olmuştu. Osmanlı’da Sevr ve Mütareke yılları bu uygulamanın ne denli başarılı ve can alıcı olduğunu ortaya koymuştur. Bugün eğer kültür emperyalizminin aynı uygulamalarına bir son verilmeyecek olursa, Mütareke yıllarını yeniden yaşayacağımız kuşkusuzdur.
YARIN: Balta Limanı Ticaret Antlaşması
Amerika, Çetin Yetkin, Mütareke Basını, Sözde Aydınlar, Sevr kategorisinde yayınlandı
Kategoriler
- Açılımın Sosyolojik Boyutu
- Ahmet Türk
- Akp
- Amerika
- Atatürk
- Avrupa
- Çetin Yetkin
- Çocuk Hakları
- Öcalan
- Bahçeli
- Balta Limanı Ticaret Antlaşması
- Başbakan
- Beytüşşebap
- Cengiz Çandar
- Cizre
- Cumhuriyet Dönemi
- David Martin
- Deniz Baykal
- Diyarbakır
- Dtp
- Emine Ayna
- Erbil
- Erdoğan
- Ermeni Sorunu
- Gazi Üniversitesi
- Gökçe Fırat
- Gümrük Birliği Antlaşmas
- Güncel Haberler
- Genelkurmay
- Gregoryan Türkleri
- Haber Yorum
- Hakkari
- Halep
- Hamidiye Alayları
- Hasan Celal Güzel
- Ilısu Barajı
- Irak
- Kabala
- Kadir Gecesi
- Kanada
- Katolik
- Kürtçe
- Kürtçe Yayın
- Kürtler
- Kilise
- Kurtuluş Savaşı
- Kuzey Irak
- Mayın
- Mütareke Basını
- Mehmetçik
- Mersin
- Mhp
- Milli İstihparat Teşkilatı MİT
- Murat Karayalçın
- Namık Kemal Zeybek
- Necmettin Erbakan
- Orgeneral İlker Başbuğ
- Osmanlı Devleti
- Ozan Arif
- Piskopos
- Pkk
- Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
- Prof. Dr. Ümit Özdağ
- Prof. Yümni SEZEN
- Prof.Dr.Nurullah Aydın
- Ramazan
- Raymond Lahey
- Sözde Aydınlar
- Süleymaniye
- Sevr
- Siyonizm
- Sultan Abdulhamit
- Suriye
- Sınır Ötesi Operasyon
- Tansu Çiller
- Türk Devleti
- Türkiye'nin Bugünkü Durumu
- Türkler
- Tecavüz
- Terör
- Tezkere
- Tokat
- Trt Şeş
- Trt6
- Urmiye
- Yavuz Bülent Bakiler
- Yavuz Sultan Selim
- Yılmaz Öztuna
- Zazaca
- Şehitlerimiz
- Şemdinli
- Şeyh Bedreddin Meselesi
- Şırnak
- İnsan Hakları
- İran
- İsrail





Son Yorumlar